Deneme - Yorum

Şehrin Kentleşmesi ve İnsanın Çaresizliği

Giriş:

İçinde yaşadığımız evren, ruhumuzun ve manevi hayatımızdaki çöküntünün bir aksi olarak ciddi problemlerle karşı karşıya kalmaktadır.  İnsan, kendini yönetecek değerler ve anlayışa sahip olamazsa, çevresindeki mekanik düzen onu kendi kuralları içerisinde yönetmeye başlar ve artık, insanın hakimiyeti yerine eşyanın veya teknolojinin hakimiyeti ortaya çıkar.  Günümüze insan, kent denilen ucu bucağı belli olmayan bina ve insan yığınların sıkıştırıldığı devasa bir fabrika sistemi içindedir.  Bu fabrika içinde insan, kendi hayat felsefesinin gereğini değil, kendine verilmiş rolü yerine getiren birer manivela veya mekanik parça görevini yürütme seviyesinde kalmıştır.

Şehrin kent’e dönüşmesi:

İnsanlık, medeniyet safhasına geçerken sadece madde üzerinde meydana getirdiği gelişme ile değil, yaşadığı mekanı ıslah edip, insanileştirmesiyle de hayatı yaşanabilir hale getirmeye çalışmıştır.  Akıl nimeti, insanın dünyayı imar etmesine vesile olurken, aynı zamanda; dünyayı kendine yararlı hale getirme hedefini de gerçekleştirmekteydi. Ama buradaki asıl kanun, eşyanın insanı değil, insanın eşyayı ve çevreyi kendi değerleri çerçevesinde düzenlemesi doğrultusunda olmasıydı:

İnsan ve diğer varlıkların içinde yaşadığı fiziki çevre, aslında sosyal  çevrenin özelliklerine bağlı olarak şekillenmektedir. Çünkü, yaşadığı çevreyi kendi ihtiyaçlarına ve arzularına göre biçimlendiren bir insan idraki söz konusudur. Bu yüzden, sosyal çevre ve fiziki çevre içi içe bulunmaktadır. İnsanın yerleştiği yerin, onun birçok yönlerden rahat edeceği ve ruhi ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayabileceği özelliklere sahip olması gerekir. Bu yüz­den insanlar, tabii özelliklere sahip yerlere yerleşmiş ve buraları kendine faydalı bir hale getirmiştir. (Şener,2014:1)

Burada gerçekleşen olay, her kültür ve medeniyetin sosyal ve manevi yapısına göre bir şehir inşa etmesi gerçeğidir. Nasıl ki bir sanat ürünü, insanın duyguları, yaşama felsefesi ve hayata bakışı ile orantılı bir şekilde gelişiyorsa, aynı şekilde şehir de aynı mantık içerisinde insan ruhu ve varlık anlayışının fiziki dünyayı kendi gerçeği doğrultusunda yeniden şekillendirmesine sebep olur:

Bulunduğu coğrafyaya, içinde barındırdığı insan-insan, insan-tabiat, insan-dünya, yine insan ile somutlaşan geçmiş-şimdi-gelecek ilişkisine göre şehir, her dönemde farklı özelliklerle ortaya çıkar. Her şehir belli kimlik özellikleriyle kültürü oluşturur, barındırır; kültürü ve kültürün ürünü olarak kendisi olur; başka bir anlatımla, şehir’le kültür arasındaki ilişki; o şehrin kimliğini kurar ya da oluşturur. Şehir, ne türden olursa olsun, kültürün oluşturulduğu, saklandığı ya da saklanamadığı, değerli bulunduğu ya da bulunmadığı, anlaşıldığı ya da anlaşılamadığı, yozlaştırıldığı ve yıkıma şiddete uğratıldığı bir ortamdır. (Dikçınar-Yazgan,2009 :85)

Şehrin kentleşmesi, şehrin insana, kültüre ve sosyal hayatın insanileşmesine karşı; maddi gelişmenin, kültürün ve insani değerlerin dışında iktisadi ve finans hareketlerinin merkeze alındığı materyalist ve pragmatist bir dünyanın kurulmasına uygun şekilde  düzenlenmesidir:

Şehir , dünya görüşüne göre şekillenir:

Weber’e göre tam anlamıyla bir kentsel topluluk, bir olgu olarak yalnızca Orta Çağ şartları içinde, Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Ona göre belli başlı istisnalar dışında Asya kentleri, yani İslam, Hint ve Çin kentleri yukarıdaki niteliklere tam olarak sahip olmadıklarından, tam bir kentsel topluluk da sayılmazlar. Aslında bu Asya kentlerinin bir kale ya da Pazar’a sahip olmak bakımından sorunları yoktur, ancak özerk bir şekilde seçilen özel hukuk mahkemelerine sahip olmak ya da özerk bir yönetimle yönetilmek nitelikleri eksiktir, bu nitelikler ise Weber’in en çok üzerinde durduğu niteliklerdir. (Kömürcüoglu,a.g.e:18)

Bu anlayış, şehri insana ve kültüre değil; iktisadi, siyasi gelişmelerin doğrultusunda insanı bir mekanizmanın parçası kabul eden görüşün şehre hakim olmasının neticesiydi. İnsanı ve onun manevi-sosyal gerçeğini tanımak istemeden, sadece insanın ihtiraslar ve zevkini ölçü olarak alan bakış açısının sonucu olarak bir kaos ortamını davet eden bir mantığa şahit oluyoruz. Bu noktadan sonra şehir, rantın ve menfaatin merkezi olarak ticari ve fırsatçı arzuların hedefi haline gelmektedir:

Toprağı, dünyayı ve şehri gayrimeşru bir şekilde kazan kapısı olarak görmek, bu temel yanılgıları sürdüren müesseseler vasıtasıyla halka zorla kabul ettirilip yaygınlaştırılmakta; yayın ve telkin araçlarıyla çok boyutlu bir kirlilik-yanılgılar-hastalıklar zinciri herkese zorla benimsetilmektedir.

Tercih ve kararların özünde, kendi inanç sistemiyle ilgili bir referanslar sistemine dayandırılmış olması gerekmektedir.  Faydacı ve pragmatik referans noktalarına dayalı bir değerlendirme, insanı herhangi bir türden oportünistik sömürü alanlarına yöneltebilir.  Öbür yandan, akılcı yaklaşımlara dayalı değerlendirmeler ise, zihin, “ratio” ve onun yönlendirmelerine müsbet olunan değerlere göre biçimlenecektir. (Cansever,2010:16)

Batının maddeci bakış açısına dayalı hayat anlayışı, şehri; sadece fiziki ve teknolojik manada geliştirirken, onun ruhunu öldürmüş ve sosyal hayatı  huzursuz, zorluk içinde ve insanı eşyaya köle edecek bir yapıyı hakim kılmıştır.  Sadece bununla kalmayıp, birbirine yabancılaşmış ve birbirine destek olmak yerine, birbirini kandıran, sömüren bir bakış açısını geçerli kılmıştır. Şehrin, kentleşmesi ile bu sözde modern mekanlar; uzun zamandan beri suç örgütlerinin merkezi haline gelmiştir. Elbetteki, eşya ve teknoloji merkezli bir mantığa dayalı olarak kurulan kentler, kendi problemlerini yine maddeci varlığından üretmeye başlamışlardır.

İslam şehrinin özelliği:

Uzmanlar bir İslam kentinin beş temel yapısal öğe üzerine oturduğunu tartışmışlardır. Bunlar cami, çarşı, mesken alanlarıyla dış mahalleler, kale ve yönetici sınıfın oturduğu saraylardır. İslam medeniyeti geliştikçe, İslam şehri de gelişmiş ve bu öğelere yeni öğeler eklenmiştir. Lombard da benzer bir görüşe sahip olup ona göre merkezinde yer alan büyük cami pazarın ahlaki merkezi konumundadır. Cami koruyucu ve birleştirici bir öğedir, dahası şehir merkezindeki ilişkiler ağının çekirdeğini teşkil etmektedir. (Tuzcuoğlu, 2003: 46)

Şehrin, ev ve sosyal hayat ile bütünlüğü, İslam şehir anlayışının en önemli karakteridir. Çünkü, insanın varlığı ve yaşama kültürü, şehrin iktisadi, fiziki ve estetik yönünü tamamladığı ölçüde anlamlıdır ve doğrudur. Şehir, insan hayatına yeni ve faydalı boyutlar katabildiği zaman kendi amacına hizmet etmektedir:

Yapılan yeni bir evin sokaktaki mevkisi, komşuların bu yeni yerleşim biçiminden olumsuz etkilenmeleri, kadıların devlet adına müdahalesini ve denetimini gerektiren haller içine girmektedir. Bu çerçevede kadılar, yeni açtırılan bir kapının mahremiyetini bozmadığından emin olmak için soruşturma yaptırır. Komşuların isteği üzerine, kötü durumdaki bir yapının bitişik evler açısından tehlike oluşturup oluşturmadığına bakar.

Bir mahallede kurulması tasarlanan dikim atölyesinin gürültüye sebep olacağı konusundaki şikayeti, soruşturma sonrasında reddeder” (El Nahal’den Raymond, s.82’den Akt. Doğan, 2002 :18)

Modern anlayış, eşyalara göre insanın ve toplumun dizayn edilmesini hedeflediğinden, insan kent hayatında mutsuz, tedirgin ve yalnızdır. Bu yüzden kendisini eğlendiren, zamanını dolduran ve eşyalar ile avunarak zamanını geçirmeye çalışır. Çünkü, kent; onun iç dünyasının beklentilerine cevap verebilecek nitelikte değildir.

Bu yüzden, şehrin insaniliği ve hayatın sosyal ve manevi değerler ile yönlendirilmesi gerçeği, kentin maddeci ve faydacı bakış açısı ile değiştirilmesiyle birlikte dönüştürülerek insan merkezli bir medeniyet yerine, eşyaların kutsandığı yaşama tarzı haline getirilmiştir.

Yeniden insanı, toplumu ve en önemlisi medeniyeti hakim hale getirmek istiyorsak, şehir kavramı ve konseptini anlamak; ahlakı, kültürü ve sanatı  ön plana alan şehir anlayışını hakim kılmak zorundayız.

Kaynaklar:

Cansever, Turgut ( 2010) İslam’da Şehir ve Mimari , Timas Yayınları,  İstanbul

Dikçınar Sel Berna-Gül, Yazgan (2009)Kentsel Mekanların Aynılaşması: Midyat Örneği, ,

Megaron Journal, Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi,  Cilt.4, Sayı.2

Doğan, İsmail (2002) Korumacılığın Kent Kültüründen Çıkaracağı Dersler,Ankara Üniversitesi Yayını,  Ankara

Kömürcüoğlu, Mustafa (2012) İdari Sosyal Ekonomik ve Mekansal Yönleriyle Kentsel Dönüşüm, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sakarya

Şener, Sami (2014) Şehir ve Medeniyet İlişkisi, Medeniyet Araştırmaları Dergisi, İst.Medeniyet Üniversitesi, Yıl.2, Sayı.2

Tuzcuoğlu, Ferruh, (2003) Metropoliten Yönetim, Sakarya Kitabevi, Sakarya.

Deneme - Yorum

Koronavirüs Döneminde Sağlık, Eğitim ve Geleceği Düşünme

Eğitim, bir toplumun kendini belli bir kültürü gerçekleştirmeye hazırlaması, bilgi ve değerler ile hayatı  daha nitelikli ve huzurlu bir hale getirmeye çalışan temel bir eğitim kurumudur.  Eğitimin, benimsenen bir hayat felsefesini ve toplum tipini hazırlayacak “bilgelik çalışması” olduğunu da belirtmek gerekir. Çünkü, hoca’nın varlığı, toplumsal ideal ve hedefler doğrultusanda bir eğitimin gerçekleşmesi bakımından son derece önemlidir.

Eğitimi, insanına sunamayan ve eğitimi, yaşama felsefi ve hedeflenen insan tipi ile bağdaştıramayan toplumlar, sadece başka “bilgi ve yaşama felsefeleri”nin pazarlamacılığını yapmak durumunda kalırlar.

Koronavirüs, hayatın birçok bölümünde olduğu gibi, eğitimin de gerçekleşmesinde engelleyici bir rol oynadı. Okullar kapandı ve örgün eğitime ara verildi.  Eğitim bilgileri; digital yollarla verilmeye çalışıldı. Öğretmen ve Öğrenciler, evlerine kapandı ve eğitimin bu şekilde yürütülmesi, sosyal hayat ve toplumsal algılar bakımından ele alınması gereken bir çalışmaya ihtiyaç duyurmaktadır.

Eğitimin normal ve olağanüstü dönemlerdeki analizi:

Türkiye’de eğitim, önemli ölçüde bilgi kaynaklı bir çerçevede yürümekte ve daha çok “öğretim boyutu” öne çıkmaktadır. Bu haliyle, kişilik geliştirme konusu, belirlenmiş bilgi ve kültürün verilmesi yerine, çok farklı bilgi, kültür ve yaşama anlayışına yer veren “parçalı bir kültür” aktarımı sağlanmaktadır. Bunun sonucunda, toplumdaki insanların kişilik değerleri, ve yaşama idealleri  aile  veya sosyal çevrenin “baskın kültürü”ne göre şekillenmektedir. Bu durum da, toplumda birden fazla yaşama anlayışı ve kültürü ortaya çıkıp, insanların kafalarının karışmasına yol açıyor.

Şimdi, eğitimde çözümünü bulamamış bütün bu kargaşalara ek olarak, Korono virüs’ün getirdiği sıkıntı ve engellerle yüz yüze gelmiş bulunuyoruz.

Öğretmenler, evde ders verip, bilgilerini öğrencilerine aktarmaya çalışıyorlar. Böyle bir ortamda, bazı kayıplar ve kazançlar ile karşı karşıya gelinmektedir. Bunlara kısaca temas etmek gerekirs;

Öğretmenler, öğrenciler ile yakın teması kaybediyor ve öğrencilere örnek olabilme fırsatlarından uzaklaşıyorlar. Uzaktan eğitim’de öğretmenin heyecanı ve sevgisi, önemli ölçüde farkedilemiyor. Bilgilerin uygulaması, daha az ve sınırlı bir şekilde yapılabiliyor. Öğretmenler, eğitimdeki motivasyonlarını belli ölçüde kaybedip, isteksiz hale gelebiliyorlar.

Eğitimin dijital yapılması, eğitimin ruhunun tam olarak verilememesine yol açıyor, öğrenci ile daha mekanik bir ilişki kuruluyor. Eğitimciler, okuldaki disiplinli ve dinamik etkileşimi, on line eğitimde bulamadıklarını söylüyorlar. Veliler, evde ders dinleme ortamının her zaman mümkün olamadığını belirtiyorlar.

Öğrenciler, okuldaki sosyal ortamdan uzaklaşıyor, daha dar alan olan evlerinde daha sınırlı sosyalleşme etkileriyle başbaşa kalıyorlar. Bu durumda ister istemez, velilerin çocuklarıyla daha nitelikli ve daha yoğun ilişki kurmalarını gerekli hale getiriyor. Elbette, bu konu velilerin üzerine kalıyor.  Öğrenciler de, kimi ailesinin zoruyla, kimi de isteyerek ders dinlemek için Televizyon veya Bilgisayar ekranlarının önünde derslerini takip etmeye çalışıyorlar. Tabii, bazı köy ve kır bölgelerde internet, televizyon imkanları olmayan öğrenciler, bu konuda dezavantajlı bir duruma düşüyorlar.

Eğitimin eve taşınması, bazı gerçeklerin anlaşılması bakımından faydalar sağlamıştır:

Öğretmenler öğrencilerinin, öğrenciler de öğretmenlerinin kıymetini anlamaya başlamışlar, okul hayatının sağladığı sosyal ortam’ı özlemeye başlamışlardır. 

Öğretmen ve öğrenciler, dijital sistemin kolaylığı ve ne kadar geniş alanlara hitap edebileceğini farkederek, yeni bir bilgi alanının farkına varmışlardır. Buna karşılık, öğrenciler daha fazla bilgisayar, telefon gibi araçlarla zaman geçirmeye başlamışlardır.

Lise ve Üniversiteli gençler, hayatlarını sürekli dışarıda geçirmekle, aile hayatını ve aile içi ilişkilerin ne kadar önemli olduğunu, “karantina günleri”nde anlamaya başlamışlardır.

Anne ve Babalar, çocuklarıyla gereğinden fazla bir arada olmanın, ilişkilerde sıkıntıya yol açtığını görmüşler ve öğretmenlerin pek de kolay olmayan bir hizmeti yürüttüklerini farketmişlerdir. Ailelerin, çocuklarıyla daha fazla bir arada olmanın getirdiği, yeni bilgi ve gözlemlere ulaşıyorlar. Çocuklar da, anne ve özellikle babalarıyla daha fazla bir arada bulunarak, onların kendilerine bakışlarını daha iyi gözlemleme imkanı bulabiliyorlar.

Eğitim faaliyetine, nasıl derinlik katabiliriz

Koronavirüs hastalığı ile, çocukların, “neden evimize kapandık, neden dışarı çıkıp rahatlıkla arkadaşlarımızla oynuyamıyoruz” gibi sorular sorduğu bir gerçek. Bu durum, eğitimin sosyal hadiseler içerisinde ve onlara cevaplar hazırlayan bir “bilgilenme ve tavır alma etkinliği” olması gerektiğini gösteriyor.  Böyle bir gerçek; bizi, eğitimin hayat ile bağlantılı ve pratik meselelerle bir arada yürütülmesi gereken bir “sosyal  biçimlenme” olduğunu gösteriyor. Bir diğer ifade ile “sosyal bir labaratuvar” şeklinde çalışması gerektiğini gösteriyor. İşte böyle bir anda, Sosyologlar’a önemli bulgular ve çözümü gereken konular çıkıyor.

Bir diğer konu da, eğitimin sadece bilgi  verilen ve meslek kazandırılan bir dönem ve alan olduğu konusunun, tartışmaya açılmasıdır. Modern batı eğitim anlayışı, insanı; sadece çalışan ve belirli mesleklerde kendisini ortaya koyan bir “teknokrat” olarak hazırlamaya çalışıyor. “Endüstri toplumu” kavramı da, böyle bir idealin kabulünden başka bir anlam taşımıyor.  Böyle bir felsefe, insanın hayatta diğer insanlarla, kültürlerle ve din, hukuk, ahlak, sanat gibi etkinliklerle nasıl ilişki kurması gerektiğine yönelik bilgiyi veremiyor..

Bunu bir örnek ile açıklayalım: Hastalanarak ölüm riskine karşı, hasta insanları tedavi etmeye çalışan ve bu çaba içinde evinden, çocuklarından ayrı bir yerde yaşayarak, ayrılık ve diğer zorluklara katlanan kişi, bu tavrı, “hangi fayda ve kazanç” için yapmaktadır? Ahlaki ve manevi değer ve sorumluluk için.. Başka bir açıklaması yoktur.  Kişinin inanç ve değerleri ve bu değerlerin ortaya çıkardığı sorumluluk duygusu, bu bir fedakarlık tavrını ortaya çıkarıyor.

Şimdi sormak istiyorum: Eğitim, böyle bir duygu ve sorumluluğu nasıl verebilir? Hangi bilgi artışıyla veya teknolojik destek ile böyle duyarlı ve özverili bir anlayışı sağlayabilir?  Evet, eğitimimiz maalesef hale, “değer yüklü” olmayan bir bilgiyle varlığını sürdürmeye çalışıyor. Sonuç olarak: ders çalışmak istemeyen, okumaya zorlanan, görevlerini gereği gibi yapmayan bir gençlik ile karşı karşıya kalmış durumdayız.  Acaba, böyle bir tehlike ile, Korona virüs’ü tehlikesi arasında çok büyük bir fark var mı? Sanmıyorum…

Muallim Cevdet, “Mektep ve Medrese” isimli kitabında, Osmanlı döneminde Medrese öğrencilerinin sadece bilgi sahibi olmadığını, aynı zamanda kendi şahsi işlerini kendilerinin yaptığını, bunun yanında topluma yönelik sağlık, tarım ve diğer sosyal görevleri de yürüterek, hayatın içinde  ve onun ihtiyaçları ile  bağlantılı eğitimlerine devam ettiklerini söylüyor. Bu durum, bana çoktan beri eğitimde öğrencinin hayat tecrübesi kazanması ve böylece hayatı tanımasıyla ilgili bir uygulamayı düşündürmektedir: Öğrenciler’i, okul eğitimi dışında; çeşitli iş kollarında 2-3 saat hem iş disiplini ve hem de mesleki bir bilgiye yönlendirmek.. Bu düşünce, evde kapalı kalan öğrencileri de, evin işlerine yönelik bazı görev ve sorumlulukları onlara yüklemek şekline dönüştürülebilir:

Tabakları getirip götürmek, evi elektrik süpürgeyle süpürmek, bulaşık makinasına mutfak aletleri koymak-çıkarmak, yattıkları yatak ve odayı düzenlemek gibi. Eğitimin, çocuk ve gençleri hayata hazırlamak olduğunu kabul edersek, bütün bu etkinlikleri, hayat çerçevesinde düşünebiliriz.

Bunun yanında, öğretimin evde verilmesiyle birlikte, eğitimleri yetersiz veya eksik kalan anne ve babaların da, bu öğretimden faydalanmaları gibi  güzel bir gelişme ortaya çıkmaktadır. Bundan da faydalanılması gerekmektedir. Ailenin, en sıcak ve en samimi sosyal ortam olduğu bir gerçektir. Dolayısıyla, okul eğitiminin eksik bıraktığı karakter ve kültürlenme eğitimi, ailelerin tarih boyunca çocuklarına sağladığı bir etkinliktir. Ailelerimizin, bu görevlerini bundan sonra da sürdürerek, eğitim sistemlerinde karakter ve ahlak eğitimi verilinceye kadar, çocuklarının ruh dünyalarını güçlendirmeleri son derece önemlidir. Mesela, böyle bir konuda saha çalışmasının yapılmasının önemli olduğunu düşünüyorum.

Sağlık ve Eğitim ilişkisinin  kaynaştırılması

Sağlık, insanın bedenen güçlü ve aktif bir hale gelmesidir. Eğitim, ancak sağlıklı insanların gerçekleştirebileceği  zihni ve ahlaki bir etkinliktir. Sıkıntı ve dertler içinde olan bir kişinin, eğitim ve araştırmaya ilgisi olamayacaktır.  Günümüzdeki eğitim ve sağlık arasında ilişki, organik rahatsızlıklardan çok psikolojik, ahlaki ve manevi boyutların eğitimde dikkate alınmaması, önemli bir eksikliktir.  Eğitime ait bilginin seçimi ve uygulamasında, insanın ruh ve manevi yapısının gözardı edilmemesi gerekmektedir.   

Meşhur bilge Aliye İzzet Begoviç’in, “Bugün çocuk yuvasından üniversiteye kadar eğitimin bütün merhalelerinden geçmiş bir kişinin tahsili sırasında, “insan doğru dürüst olmalıdır” diye bir defa olsun bile duymuş olmadığını tasavvur edebiliriz.” (Begoviç, 2011:91) sözü, insanın ruh dünyasının dikkate alınmayan pozitivist eğitim anlayışını gösteriyor. Prof. Alex Carrel’in “İnsanoğlu kendini tanımadan önce, madde dünyasının egemenliğini elde etti” ifadesi de, eğitimde insanın tek boyutlu olarak görülmesinin getirdiğini eksikliğe dikkat çekmektedir. 1968,35

İnsanın hem ruh, hem akıl  ve hem de bedenden ibaret olduğunu, söyleyen İslam  ahlakçıları ruhun da eğitilmesi gerektiğini söyleyerek, bilgi edinmenin yanında “ruh terbiyesi”ile ilgili çeşitli safhaların olduğunu ve herkesin, kendi mizaç ve çevre şartları içinde bu safhalardan birinde yer aldığını ve bu yüzden, kişinin gerektiğinde “özel ilgili ve terbiye”ye ihtiyacı oluğunu söylemişlerdir.  Bu konuda Tusi’nin bilgi sınıflaması son derece önemlidir:

1. Hikmet (Bilgelik): Akıl kabiliyetinin denge halinde oluşuyla ortaya çıkar

2. Şecaat (Yiğitlik): Gadab (öfke) kabiliyetinin denge halinde olmasıyla ortaya çıkar.

3. İffet (Utangaçlık): Şehvet kabiliyetinin denge halinde oluşuyla ortaya çıkar.

4. Adalet: Hikmet, şecaat ve iffet kabileyetlerinin hem kendi içlerinde, hem de bir bütün olarak denge halinde oluşuyla ortaya çıkar. (Tusi,2013:91)

Dijital dünya ve eğitimin uyumlaştırılması

Sağlık insanın en değerli niteliklerinden biridir. İnsan, sağlığı ile birçok iş ve faaliyetlerin içinde olabiliyor. Eğitimin dijitalleşmesi, faydalı bir çalışma olarak görülmekteyse de, dijital işlemlerin hayatın birçok yönüne eğilmiş olması, insanın varlığını ve insani değer ve kültürlerini de tehdit altına alacak bir riske de yol açmaktadır.

Dijital sistem, daha çok görsel özellikler taşıma imkanına sahiptir. Bu durum, bir yerde bilgiyi anlamak bakımından önemli görülebilirse de, bilgiyi anlama ve analiz etme bakımından insanda daha az düşünme niteliği oluşturmaktadır. Bu yüzden, öğrenmede somut öğelerin “yardımcı niteliği” ne olumlu bakılabilirken, gereğinden fazla kullanılması sebebiyle asıl bilgi ve hassasiyetin yerine geçmesi yönünden de sakınılabilecek olduğu söylenmektedir.

İkinci bir husus da, dijital  ve somut bilgilerin, en az anlayana göre dizayn edilebilme özelliğidir. Bu durum, nitelik ve derin tahliller yapabilme imkanını kısıtlayıp, problem çözücü kafaları tatmin edememesi gibi bir sonuç da doğurmaktadır.

Bilgi ve haberlerin dijitalleşmesi, onların çok çabuk ve geniş kitlelere yayılmasına imkan vermesi bakımından, devletlerin ve ideolojik grupların en fazla eğildikleri bir alan olmaktadır.

Ayrıca, bu bilgi ve kayıtların kolayla başka kişi ve yerlere iletilmelerini de sağlaması bakımından, daha az güvenlikli görülmektedir.

Eğitimi sadece yetişmekte olan çocuk ve gençler açısından değil de, bütün toplumun ihtiyacı olan bir süreç olarak düşündüğümüzde, dijital eğitimin nitelik ve etki boyutlarının çok iyi planlama ve denetimle sürdürülmesinin gereği ortaya çıkmaktadır.

Dijital dünya, insanlığa yön verirken; din ve ahlak faktörü

Son yıllarda, insanları uzaktan cihazlarla tespit etme ve hatta insan beynini etkileyerek, onları arzu edilen konu ve gruplara yönelik tercihlerde bulunmaya zorlayan “çipler” hazırlandığı ve bu çipler ile insanların uzaktan kumanda edildiğini de hatırlatmak gerekiyor. Son Davos zirvesinde, bu konunun belli bir başlık olarak ele alındığını biliyoruz.  Zaten, belirli bir zamanda beri; TV, Bilgisayar ve cep telefonlarına, bazı teknolojik merkezlerden ulaşıldığı ve kişilere ait ses, görüntü ve hareket yönleriyle ilgili bilgilere ulaşıldığı bilinmektedir. Bütün bu gibi çalışmalar, artık insanların eğitilme değil, “uzaktan kumanda edilebildiği” durumlara gelindiğini göstermektedir. Bu yüzden, dijitalleşmenin hem kısıtlı ve hem de kontrollü bir iletişim ve eğitim aracı olarak kullanılması gereği, fazlasıyla önem taşımaktadır.

Dijital teknoloji’nin insanın bazı uzuvlarını mekanik olarak yapabildiği de, bilinen bir konudur. Dolasıyla, her teknoloji’nin olumlu olduğu kadar hatta ondan daha fazla kötü ve ard niyetli kişi, grup ve devletler tarafından kullanılabileceği bilinmektedir. Bu yüzden de, dijital sistemin kontrol edilebilmesi için din,ahlak ve kültür değerlerinin insanlığın vazgeçilmez bir “referans kaynağı” olmasına ihtiyaç var. Aksi halde, ne hak ve ne de adalet, kaidelerinin toplumsal hayatta devamı mümkün olamayacak, güçlü olan, haklı da olsa, zayıf olanı ezecek veya yok edecektir.

İnsanlığın ortak değerleri denilen, demokrasi, hukuk gibi  kuralların da insanların niyet ve arzularına bağlı olarak gerçekleştiği bir dünyada, tarih boyunca tüm toplumlarda insanları kendine itaat ettiren ve onları doğru ve iyiyi yönlendiren din ve ahlak kurallarının yeniden sistemlerin kurulmasında etkin olmasına ihtiyaç duyulmaktadır.  Özellikle korona hastalığı ile kitleler halinde ölümlerin ortaya çıkması ve süper güçlerin bile bu konuda çaresiz kalmasına karşılık, insanların “kendilerinden üstün bir yaratıcı”ya dua etmeleri, bu kaçınılmaz gerçeği ortaya koymaktadır.

Ama bilinmeli ki, inancımıza göre; insan yaratıcıdan korktuğu için değil; kendisine hayat ve nimetler bahşettiği için saygı duyar ve inanır. Zorla veya sıkıntılı zamanlarda bir kurtarıcı olarak görülen inanç, hiçbir zaman gerçek inanç olamaz. Çünkü inanç, bir kültür ve yaşama anlayışı olarak insan hayatında yer almış ve bu haliyle sürdürülebilir olabilmiştir.

Korona’nın insan hayatını yeniden şekillendireceğini söyleyenler, bir ölçüde katılmak mümkün. O da, Korona’nın bize yeniden düşünme fırsatı vermesi; hareketlerimizi, hayata bakışımızı ve bize kurtarıcı gibi sunulan sistem ve ideolojilerin hangi ölçüde hayatımıza değer kattığı konusu olmalıdır. Artık, insanlık, bir “düşünme dönemi”ne girmiştir. Bu düşünme, eğer yeni anlayış ve yaşama tarzlarını gündeme getirebilirse, o zaman “korona sonrası” dönemi, yeniden düşünme ve gerçeği nasıl elde edebileceğimizi bilme noktasına gelebiliriz.

Kaynaklar:

. Carrel, Alex (1968)  İnsan Bu Meçhul, Anten Yayınları ,İstanbul

. İzzetbegoviç, Aliya (2011) Doğu ve Batı Arasında İslam, Çev.Salih Şaban, Yarın Yayıncılık, İstanbul 2011

. Kaymakcan, Recep-Meydan, Hasan (201) Ahlak, Değerler ve Değerler Eğitimi, Değerler Eğitimi Merkezi, DEM Yayınları, Ensar Neşriyat,İstanbul

. Zapsu, Cüneyt, Mülakat,   21 Ocak 2018, Bloomber TV