Deneme - Yorum

Hindistan Tarihinde İngilizlerin Rolü

Hindistan, geçmişten bugüne birçok topluluğun ve kavmin göç ettiği ve üzerinde hakimiyet kurmak için savaştığı bir coğrafya olagelmiştir. Hint topraklarına ilk toplu göç hareketini M.Ö 1800’lerde Aryanlar gerçekleştirmiştir. Himalayaları aşıp Hindistan’ın kuzeyine yerleşerek yerli halkla iletişime geçmişler ve günümüze kadar gelen Hint kültürünün nüvelerini oluşturmuşlardır.

Aryanlar ile yerli halkın oluşturduğu Hint kültürü birçok kültür ve medeniyet ile etkileşime girdi. Fakat İslam’ın 8. yy’den itibaren Alt kıtada yayılmasıyla beraber Hint coğrafyası tarihi seyrinde farklı bir döneme kapı araladı. Özellikle İslam medeniyetiyle Hin topraklarında var olan diğer medeniyetlerin girdiği etkileşim hem yerli halkı hem de dışarıdan gelen Müslümanları birçok farklı noktadan etkiledi.

Tarihçilerin birçoğu Müslümanların, Hin topraklarıyla ilk temasının Emevi döneminde yapılan akıncı seferleriyle başladığını söylese de daha önceki tarihlerde Müslümanların ilk temaslarını Hz. Peygamber dönemindeki ticari seferler aracılığıyla kurduğunu görürüz. Özellikle günümüzde Pakistan diye adlandırdığımız İndus Nehir güzergahındaki Sind toprakları tarihi süreçte Müslümanların hem ticari hem de siyasi uğrak noktaları oldu.

Tarihi süreçte Babürlüler dönemi Hindu ve Müslüman topluluklar için birçok açıdan farklılaşma ve değişim süreci olsa da coğrafi keşiflerle Hindistan topraklarına gelen İngilizler bölgeyi ve bölge halkını yönlendirmede diğer devletlerden daha etkin bir rol üstlendi.

Oryantalist yaklaşımlar ve sömürgeci politikalarla bölgede hakimiyet kuran İngilizler belli bir süreden sonra bölgedeki farklı toplulukların kendi kültür ve medeniyetine göre oluşturdukları eğitim sistemlerine müdahale etti. İngilizler yerli eğitim kurumlarının faaliyetlerine çeşitli kısıtlamalar getirerek onların yerine modern eğitim kurumlarını tesis etti.

Bölgeye daha önce gelen Fransızlarla İngilizler arasındaki temel fark da tam olarak buydu. Fransızların temel gayesi, Hindistan’ın zenginliklerini salt bir sömürgeci zihniyetle hareket edip ülkelerine götürmekti. Fakat Fransızlardan farklı olarak İngilizler bölgede yaptığı ticari faaliyetlerin yanında toplumu yeniden şekillendirecek politikalar da yürüttü. İngilizlerin yönetimi altındaki bölgelerde ilk zamanlardan, Hindistan Genel Valisi Lord W. Bentinck dönemine kadar halka kendi din ve kültürlerini serbestçe yaşama özgürlüğü sunuldu. Hatta Hindistan Genel Valisi Warren Hasting döneminde halk içerisindeki farklı toplulukları anlamak ve ihtiyaçlarına karşılık verebilmek için kültürel ve akademik çalışmalar artırıldı. Hindu ve İslami hukuk kitapları İngilizceye çevrildi. Böylelikle bu çalışmalar İngilizlerin halkın değer yargıları üzerinde daha dikkatli davranabilmelerini sağladı. İngilizler uyguladıkları politikalarla Hint topraklarını tekrardan kendilerine göre şekillendirdi ve 1947 yılına kadar yönetimde kaldı. Fransızlar ise salt sömürgeci zihniyetlerinden ötürü Hindistan’da çok fazla kalıcı olamadı.

Fakat Warren Hasting ve onun gibi diğer valilerin uygulamaları bölgedeki tek güç oluncaya kadar devam etti. Belli bir süre sonra ise -özellikle hakimiyetlerini sağladıklarından sonra- İngilizler tarafından bölgede misyonerlik çalışmalarına önem verildi, İngilizce resmi dil olarak kabul edildi, kendi din ve kültürlerini yaşamaları konusunda serbest bırakılan halk baskıcı politikalara tabi tutuldu. Böylece halk içerisinde İngiliz yönetimine karşı hoşnutsuzluklar oluşmaya başladı. 1857 yılındaki Sipahi Ayaklanmasına kadar ise bu hoşnutsuzluklar ve tepkiler devam etti.

Geldiğimiz noktada İngilizlerin Hindistan tecrübesini 1857 Sipahi Ayaklanması öncesi ve sonrası diye 2 döneme ayırabiliriz. II. Bahadır Şah etrafında İngilizlere karşı toplanan halk 1857 yılında ülkenin önemli bir bölümünde karşılık bulan bir ayaklanma başlattı. Ayaklanmanın görünen sebebi İngiliz komutası altındaki Hindu ve Müslüman askerlere domuz yağından yapılmış mermi kullanımının zorunlu tutulması olarak bilinse de uzun yıllardır uygulanan sömürgeci ve baskıcı politikalar ayaklanmanın temel sebebini oluşturdu. Özellikle dönemin endüstriyel gelişmelerinde önemli bir rol oynayan İngilizlerin Hindistan’ı açık pazar olarak kullanması ve İngilizlerden önce kendi kendine yetebilen Hint halkını ekonomik açıdan yetersiz kılması ayaklanmanın önemli bir sebebini oluşturdu. İngilizlerin sert karşılık verdiği bu ayaklanmada birçok kişi hayatını kaybetti. Ülke çapında aylar süren kanlı ayaklanma zorlukla bastırılabildi. Ayaklanmaya öncülük eden son Babür hükümdarı II. Bahadır Şah ise İngilizler tarafından Burma’nın Rangun şehrine sürgüne edildi. Ayaklanma sonucunda ülke yönetimi Doğu Hindistan Şirketi’nden alınarak direkt olarak İngiliz kraliçesine bağlandı. Böylelikle Hindistan, Britanya Hindistan’ı olarak anılmaya başlandı.

1830’ların başında başlayan ve Hindistan’ın Britanya Krallığına bağlanmasıyla hız kazanan baskıcı ve şekillendirici politikalar vesilesiyle, İngiliz kültürü bölgede hakim konuma yükseldi.

Fakat temel kültürel eğitimini aile ortamında alan yeni nesil elit sınıf, Batılı eğitim sisteminde kendisini geliştirmiş̧ ancak kendi kültürüne de bağlı kalmıştı. Bu durum Hindistan Bağımsızlık Mücadelesini başlatan yeni bir Hint aydın sınıfının doğmasına neden oldu. Hintlilerin İngiliz kültür ve yönetimini benimsemesi amacıyla Lord W. Bentinck’in gerçekleştirdiği bu reformlar, hem kendi kültürüne sahip çıkan yeni bir aydın sınıfının oluşması hem de İngilizlere karşı ciddi tepkiler doğurması bakımından beklenilenin tam aksi yönde sonuçlara neden oldu.

Bu bağlamda bölgesel etkiye sahip bir takım aydın kişiler “Hint Ulusal Kongresi” adıyla İngilizlere karşı örgütlendi. Kongre’nin temel amacı din, dil, ırk ayırmaksızın aydın kesimin ortak bir anlayışla ülkede ulusal bir birlik oluşturmaktı. Kongre iç birliğini oluşturmasının ardından İngilizlere karşı ülkedeki en etkin muhalif kesimi temsil etti. Lord Curzon’un Bengal’i 3 ayrı bölgeye bölme isteği üzerine Kongre, İngiliz mallarını boykot etme kararı aldı. Lord Curzon her ne kadar Bengal’in daha kolay yönetilebilmesi için bölme kararını aldığını söylese de Kongre içerisindeki aydınlar tarihi Bengal şehrinin büyüsünü kırmak için bu kararın alındığını düşünüyorlardı.

Kongre İngilizlere karşı faaliyetlerine devam ederken bazı Müslüman aydınlar Hindistan’ın ilerleyen yıllarda Batı usulü seçimlerle idare edilmesi halinde Müslüman azınlığın Hindu çoğunluğun egemenliği altına girip zor durumda kalacağı düşüncesiyle Kongreden ayrılma kararı aldı. Kongreden ayrılan aydınlar İngilizlere ve Hindulara karşı Müslümanların haklarını savunmak için “Tüm Hindistan Müslüman Birliği” oluşumunu kurdu.

Hindistan’daki Müslümanların belki de İngilizlere karşı en önemli hamlesi 1919 yılında “Hint Hilafet Hareketi’ni” kurmaları olmuştur. Osmanlı halifesinin I. Dünya Savaşı’nda İngilizlere yenilmesi üzerine Hint Müslümanları, Hindistan bölgesinde büyük protestolar düzenledi. Bu protestolara daha sonra Gandi’nin önderliğinde Hindular da destek verdi. Fakat yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin halifeliği kaldırması ve Osmanlı Devleti’nin uyguladığı ümmetçi politikaları bırakması üzerine Hint Hilafet Hareketi de faaliyetlerine son verdi.

Daha önceleri hem Kongre hem de Müslüman Birliği, İngilizlerden temel haklar, özgürlükler ve özerklik konusunda taleplerde bulunuyordu. Fakat 1920’li yıllarla beraber bu gruplar artık tam bağımsızlık talebini dillendirmeye başladılar. Bu bağımsızlık mücadelesi halk içerisinde temelde 2 koldan (Hindistan Ulusal Kongresi ve Tüm Hindistan Müslüman Birliği) ilerledi. Özellikle Kongre kanadında Gandi’nin sivil itaatsizlik ve İngilizlerle her türlü iş birliğini boykot etme politikaları İngilizleri zor duruma düşürdü.

Her iki kanatta Hint toprakları için tam bağımsızlık fikri olgunlaşmaya ve desteklenmeye başlandı. Fakat bu sefer de bağımsızlık sonrası kurulacak olan sistem tartışılmaya başlandı. Kongre içerisinde baskın görüş, yeni kurulacak devletin Hindistan’ın çoğulcu ve çok etnisiteli yapısına zarar vermemesi için seküler bir yapıda olması yönündeydi. Müslüman Birliği kanadında ise 1906 yılında Kongre’den ayrılmalarına sebep olan endişeler hala canlıydı. Bu sebeple Müslüman Birliği’ndeki aydınlar İngilizlerden bağımsızlıklarını kazanmaları sonrasında “iki millet” teorisi çerçevesinde iki ayrı devletin olması gerektiğini savunuyorlardı.

Bağımsızlık sonrasındaki senaryo tartışmaları toplumdaki var olan Hindu – Müslüman ayrımını daha da derinleştirdi. Özellikle 1947 yıllına yaklaştıkça Hint toplumu içerisinde sivil isyanlar ve etnik çatışmalar alevlenmeye başladı. Çatışmaların iç savaşa dönüşebileceği sinyallerini alan İngilizler, Hindistan için tam bağımsızlık çalışmalarına hız verdi.

1947 yılında İngiliz hükümeti bölgede artan sokak çatışmaları ve sivil itaatsizliği bitirmek için acil bir şekilde Louis Mountbatten’ı Hindistan’a gönderdi. Mountbatten’ın Hindistan’daki temel misyonu ülkedeki siyasi liderlerle görüşmeler gerçekleştirerek bağımsız Hindistan’ı kurmaktı. Fakat Mountbatten siyasi liderle görüştükten sonra bu topraklarda tek bir devletin kurulmasının pek olasılığı olmadığını gördü. Çünkü her ne kadar Nehru ve Gandi çoğulcu ve seküler bir Hindistan’ı savunsa da Muhammed Ali Cinnah etrafında toplanan Hint Müslümanlar kendileri için ayrı bir devlet talebinde diretiyorlardı. Bu taleplerinden geri adım atmamaları, ülkedeki kaos ve şiddetin artması hem Nehru hem de Mountbatten’ın iki ayrı devletten başka bir çözümün olamayacağı fikrini kabullenmelerine sebep oldu.

Mountbatten iki ayrı devlet kurulması kararını uygulamaya sokmak için İngiltere’ye döndü. Fakat bu vakitlerde Cinnah ve takipçileri Pakistan’ın kurulmaması için Mountbatten ve Nehru’nun süreci bilerek uzattıklarını düşünerek sokak gösterilerine başladı. Müslümanların sokak gösterileri yapmasıyla beraber Hindu gruplar da sokaklara indi. Böylece Hindistan’da önü alınmaz bir iç çatışma patlak verdi. Kongre lideri Nehru, bölünmeye katı bir şekilde karşı çıkan Gandi’nin etkisini kırarak hükümeti kendi otoritesi altına almasının da verdiği özgüvenle, 18 Nisan 1947 tarihinde arzu eden eyaletlerin Pakistan’a katılmasına engel olunmayacağı açıklamasını gerçekleştirdi. Nehru’nun bu kararı Müslüman bir Pakistan’ın kurulmasına Hindular tarafından engel olunmayacağı şeklinde yorumlandı.

Bölgede tüm bunlar yaşanırken Mountbatten İngiliz hükümeti tarafından onaylanmış bölünme kararıyla Hindistan’a döndü. Bölünme planını hem Muhammed Ali Cinnah’a hem de Kongre lideri Nehru’ya sundu. Cinnah önüne sunulan planda İngilizler tarafından Pakistan’ın çok savunmasız ve güçsüz bırakıldığını düşündü. Fakat Cinnah zayıf bırakılmış bağımsız bir Pakistan ve tek bir Hindistan seçenekleri arasından zayıf bırakılmış bağımsız bir Pakistan’ı seçti. Tarafların bölünme planını kabul etmelerinin ardından 3 Haziran 1947 yılında Tüm Hindistan Radyosunda bölgede iki ayrı devletin kurulduğu halka duyuruldu.

Alınan bu kararlar neticesinde Pakistan ve Hindistan resmen iki ayrı devlet olarak kuruldu. İki devlet arasında topraklar bölgede halkın Hindu yahut Müslüman çoğunluğu oluşturmaları kriterine göre bölüştürüldü. Halkı Müslüman çoğunlukta olan bölgeler Pakistan’a Hindu çoğunlukta olan bölgeler ise Hindistan’a bırakıldı. Bu bölüştürme sırasında 3 bölge (Haydarabad, Cunagarh ve Keşmir) tartışma konusu oldu. Bunlardan Haydarabad ve Cunagarh’ın halkı Hindu ama yöneticisi Müslümandı. Keşmir’in ise tam ters bir şekilde halkı Müslüman, yöneticisi Hinduydu. Haydarabad ve Cunagarh’ın yöneticileri Pakistan’a katılmak isterken Hindistan askeri güç kullanarak bu bölgeleri kendisine bağladı. Keşmir’de ise bu süre zarfı boyunca iç karışıklıklar görülmeye başlandı.

Keşmir’de çıkan iç karışıklıklarda zor duruma düşen Müslümanların durumu ve diğer eyaletlerin haksız bir şekilde Hindistan’a bağlanması üzerine Kuzey Pakistan’da yaşayan Müslüman kabileler Keşmir’in Pakistan’a bağlanması için silahlı mücadeleye başladı.

Keşmir’in merkezi Srinagar’a kadar ilerleyen Müslüman gruplara herhangi bir güç karşı koyamadı. Bu sebeple Keşmir Mihracesi güvenlik problemi yüzünden Hindistan’a gitmek zorunda kaldı. Bunun yanında Hindistan’ın Cumhurbaşkanlığı mevkisinde Nehru’nun teklifiyle ülkenin bölünme sürecini yöneten ve son Hindistan Genel Valisi olan Louis Mountbatten bulunuyordu. Mountbatten mihraceye Hindistan’ın isyancıları bastırması karşılığında Keşmir’in Hindistan’a bağlanacağını temin eden bir anlaşma imzalattı. Mihracenin anlaşmayı kabul etmesiyle Hindistan askerleri, Müslüman kabileleri geri püskürtmek için harekete geçti. Her ne kadar Muhammed Ali Cinnah, Pakistan Ordusu’nu Keşmir’e sevk etmek karar almış olsa da ordunun başında bulunan İngiliz komutan sevk emrini yerine getirmedi. Pakistan’ın yardımında yoksun kalan Müslüman gruplar Hindistan karşısında yenilgiye uğradı. Fakat Müslüman gruplar oluşan bu durumu kabul etmedikleri için Hindistan’ı işgal kuvvetleri olarak gördüklerini ve bölgeden çıkacakları zamana kadar Hindistan’a karşı direneceklerini belirttiler.

Böylece İngilizlerin Hint halkı için kurduğu bağımsız devletlerde ilk zamanlardan çatlaklar oluşmaya başladı. Baştan eksik ve hatalı hazırlanmış bölünme planı önce kanlı sokak gösterilerine ardından bölgede iki düşman devletin oluşmasına sebep oldu. 1947 yılında İngilizlerden bağımsızlıklarını kazanan Hindistan ve Pakistan ilk kuruldukları dönemden beri kendi aralarında yaptığı savaşlarla ve İngilizlerin geriye bıraktığı kronik sorunlarla varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar.

Deneme - Yorum

Şehrin Kentleşmesi ve İnsanın Çaresizliği

Giriş:

İçinde yaşadığımız evren, ruhumuzun ve manevi hayatımızdaki çöküntünün bir aksi olarak ciddi problemlerle karşı karşıya kalmaktadır.  İnsan, kendini yönetecek değerler ve anlayışa sahip olamazsa, çevresindeki mekanik düzen onu kendi kuralları içerisinde yönetmeye başlar ve artık, insanın hakimiyeti yerine eşyanın veya teknolojinin hakimiyeti ortaya çıkar.  Günümüze insan, kent denilen ucu bucağı belli olmayan bina ve insan yığınların sıkıştırıldığı devasa bir fabrika sistemi içindedir.  Bu fabrika içinde insan, kendi hayat felsefesinin gereğini değil, kendine verilmiş rolü yerine getiren birer manivela veya mekanik parça görevini yürütme seviyesinde kalmıştır.

Şehrin kent’e dönüşmesi:

İnsanlık, medeniyet safhasına geçerken sadece madde üzerinde meydana getirdiği gelişme ile değil, yaşadığı mekanı ıslah edip, insanileştirmesiyle de hayatı yaşanabilir hale getirmeye çalışmıştır.  Akıl nimeti, insanın dünyayı imar etmesine vesile olurken, aynı zamanda; dünyayı kendine yararlı hale getirme hedefini de gerçekleştirmekteydi. Ama buradaki asıl kanun, eşyanın insanı değil, insanın eşyayı ve çevreyi kendi değerleri çerçevesinde düzenlemesi doğrultusunda olmasıydı:

İnsan ve diğer varlıkların içinde yaşadığı fiziki çevre, aslında sosyal  çevrenin özelliklerine bağlı olarak şekillenmektedir. Çünkü, yaşadığı çevreyi kendi ihtiyaçlarına ve arzularına göre biçimlendiren bir insan idraki söz konusudur. Bu yüzden, sosyal çevre ve fiziki çevre içi içe bulunmaktadır. İnsanın yerleştiği yerin, onun birçok yönlerden rahat edeceği ve ruhi ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayabileceği özelliklere sahip olması gerekir. Bu yüz­den insanlar, tabii özelliklere sahip yerlere yerleşmiş ve buraları kendine faydalı bir hale getirmiştir. (Şener,2014:1)

Burada gerçekleşen olay, her kültür ve medeniyetin sosyal ve manevi yapısına göre bir şehir inşa etmesi gerçeğidir. Nasıl ki bir sanat ürünü, insanın duyguları, yaşama felsefesi ve hayata bakışı ile orantılı bir şekilde gelişiyorsa, aynı şekilde şehir de aynı mantık içerisinde insan ruhu ve varlık anlayışının fiziki dünyayı kendi gerçeği doğrultusunda yeniden şekillendirmesine sebep olur:

Bulunduğu coğrafyaya, içinde barındırdığı insan-insan, insan-tabiat, insan-dünya, yine insan ile somutlaşan geçmiş-şimdi-gelecek ilişkisine göre şehir, her dönemde farklı özelliklerle ortaya çıkar. Her şehir belli kimlik özellikleriyle kültürü oluşturur, barındırır; kültürü ve kültürün ürünü olarak kendisi olur; başka bir anlatımla, şehir’le kültür arasındaki ilişki; o şehrin kimliğini kurar ya da oluşturur. Şehir, ne türden olursa olsun, kültürün oluşturulduğu, saklandığı ya da saklanamadığı, değerli bulunduğu ya da bulunmadığı, anlaşıldığı ya da anlaşılamadığı, yozlaştırıldığı ve yıkıma şiddete uğratıldığı bir ortamdır. (Dikçınar-Yazgan,2009 :85)

Şehrin kentleşmesi, şehrin insana, kültüre ve sosyal hayatın insanileşmesine karşı; maddi gelişmenin, kültürün ve insani değerlerin dışında iktisadi ve finans hareketlerinin merkeze alındığı materyalist ve pragmatist bir dünyanın kurulmasına uygun şekilde  düzenlenmesidir:

Şehir , dünya görüşüne göre şekillenir:

Weber’e göre tam anlamıyla bir kentsel topluluk, bir olgu olarak yalnızca Orta Çağ şartları içinde, Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Ona göre belli başlı istisnalar dışında Asya kentleri, yani İslam, Hint ve Çin kentleri yukarıdaki niteliklere tam olarak sahip olmadıklarından, tam bir kentsel topluluk da sayılmazlar. Aslında bu Asya kentlerinin bir kale ya da Pazar’a sahip olmak bakımından sorunları yoktur, ancak özerk bir şekilde seçilen özel hukuk mahkemelerine sahip olmak ya da özerk bir yönetimle yönetilmek nitelikleri eksiktir, bu nitelikler ise Weber’in en çok üzerinde durduğu niteliklerdir. (Kömürcüoglu,a.g.e:18)

Bu anlayış, şehri insana ve kültüre değil; iktisadi, siyasi gelişmelerin doğrultusunda insanı bir mekanizmanın parçası kabul eden görüşün şehre hakim olmasının neticesiydi. İnsanı ve onun manevi-sosyal gerçeğini tanımak istemeden, sadece insanın ihtiraslar ve zevkini ölçü olarak alan bakış açısının sonucu olarak bir kaos ortamını davet eden bir mantığa şahit oluyoruz. Bu noktadan sonra şehir, rantın ve menfaatin merkezi olarak ticari ve fırsatçı arzuların hedefi haline gelmektedir:

Toprağı, dünyayı ve şehri gayrimeşru bir şekilde kazan kapısı olarak görmek, bu temel yanılgıları sürdüren müesseseler vasıtasıyla halka zorla kabul ettirilip yaygınlaştırılmakta; yayın ve telkin araçlarıyla çok boyutlu bir kirlilik-yanılgılar-hastalıklar zinciri herkese zorla benimsetilmektedir.

Tercih ve kararların özünde, kendi inanç sistemiyle ilgili bir referanslar sistemine dayandırılmış olması gerekmektedir.  Faydacı ve pragmatik referans noktalarına dayalı bir değerlendirme, insanı herhangi bir türden oportünistik sömürü alanlarına yöneltebilir.  Öbür yandan, akılcı yaklaşımlara dayalı değerlendirmeler ise, zihin, “ratio” ve onun yönlendirmelerine müsbet olunan değerlere göre biçimlenecektir. (Cansever,2010:16)

Batının maddeci bakış açısına dayalı hayat anlayışı, şehri; sadece fiziki ve teknolojik manada geliştirirken, onun ruhunu öldürmüş ve sosyal hayatı  huzursuz, zorluk içinde ve insanı eşyaya köle edecek bir yapıyı hakim kılmıştır.  Sadece bununla kalmayıp, birbirine yabancılaşmış ve birbirine destek olmak yerine, birbirini kandıran, sömüren bir bakış açısını geçerli kılmıştır. Şehrin, kentleşmesi ile bu sözde modern mekanlar; uzun zamandan beri suç örgütlerinin merkezi haline gelmiştir. Elbetteki, eşya ve teknoloji merkezli bir mantığa dayalı olarak kurulan kentler, kendi problemlerini yine maddeci varlığından üretmeye başlamışlardır.

İslam şehrinin özelliği:

Uzmanlar bir İslam kentinin beş temel yapısal öğe üzerine oturduğunu tartışmışlardır. Bunlar cami, çarşı, mesken alanlarıyla dış mahalleler, kale ve yönetici sınıfın oturduğu saraylardır. İslam medeniyeti geliştikçe, İslam şehri de gelişmiş ve bu öğelere yeni öğeler eklenmiştir. Lombard da benzer bir görüşe sahip olup ona göre merkezinde yer alan büyük cami pazarın ahlaki merkezi konumundadır. Cami koruyucu ve birleştirici bir öğedir, dahası şehir merkezindeki ilişkiler ağının çekirdeğini teşkil etmektedir. (Tuzcuoğlu, 2003: 46)

Şehrin, ev ve sosyal hayat ile bütünlüğü, İslam şehir anlayışının en önemli karakteridir. Çünkü, insanın varlığı ve yaşama kültürü, şehrin iktisadi, fiziki ve estetik yönünü tamamladığı ölçüde anlamlıdır ve doğrudur. Şehir, insan hayatına yeni ve faydalı boyutlar katabildiği zaman kendi amacına hizmet etmektedir:

Yapılan yeni bir evin sokaktaki mevkisi, komşuların bu yeni yerleşim biçiminden olumsuz etkilenmeleri, kadıların devlet adına müdahalesini ve denetimini gerektiren haller içine girmektedir. Bu çerçevede kadılar, yeni açtırılan bir kapının mahremiyetini bozmadığından emin olmak için soruşturma yaptırır. Komşuların isteği üzerine, kötü durumdaki bir yapının bitişik evler açısından tehlike oluşturup oluşturmadığına bakar.

Bir mahallede kurulması tasarlanan dikim atölyesinin gürültüye sebep olacağı konusundaki şikayeti, soruşturma sonrasında reddeder” (El Nahal’den Raymond, s.82’den Akt. Doğan, 2002 :18)

Modern anlayış, eşyalara göre insanın ve toplumun dizayn edilmesini hedeflediğinden, insan kent hayatında mutsuz, tedirgin ve yalnızdır. Bu yüzden kendisini eğlendiren, zamanını dolduran ve eşyalar ile avunarak zamanını geçirmeye çalışır. Çünkü, kent; onun iç dünyasının beklentilerine cevap verebilecek nitelikte değildir.

Bu yüzden, şehrin insaniliği ve hayatın sosyal ve manevi değerler ile yönlendirilmesi gerçeği, kentin maddeci ve faydacı bakış açısı ile değiştirilmesiyle birlikte dönüştürülerek insan merkezli bir medeniyet yerine, eşyaların kutsandığı yaşama tarzı haline getirilmiştir.

Yeniden insanı, toplumu ve en önemlisi medeniyeti hakim hale getirmek istiyorsak, şehir kavramı ve konseptini anlamak; ahlakı, kültürü ve sanatı  ön plana alan şehir anlayışını hakim kılmak zorundayız.

Kaynaklar:

Cansever, Turgut ( 2010) İslam’da Şehir ve Mimari , Timas Yayınları,  İstanbul

Dikçınar Sel Berna-Gül, Yazgan (2009)Kentsel Mekanların Aynılaşması: Midyat Örneği, ,

Megaron Journal, Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi,  Cilt.4, Sayı.2

Doğan, İsmail (2002) Korumacılığın Kent Kültüründen Çıkaracağı Dersler,Ankara Üniversitesi Yayını,  Ankara

Kömürcüoğlu, Mustafa (2012) İdari Sosyal Ekonomik ve Mekansal Yönleriyle Kentsel Dönüşüm, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sakarya

Şener, Sami (2014) Şehir ve Medeniyet İlişkisi, Medeniyet Araştırmaları Dergisi, İst.Medeniyet Üniversitesi, Yıl.2, Sayı.2

Tuzcuoğlu, Ferruh, (2003) Metropoliten Yönetim, Sakarya Kitabevi, Sakarya.

Deneme - Yorum

Koronavirüs Döneminde Sağlık, Eğitim ve Geleceği Düşünme

Eğitim, bir toplumun kendini belli bir kültürü gerçekleştirmeye hazırlaması, bilgi ve değerler ile hayatı  daha nitelikli ve huzurlu bir hale getirmeye çalışan temel bir eğitim kurumudur.  Eğitimin, benimsenen bir hayat felsefesini ve toplum tipini hazırlayacak “bilgelik çalışması” olduğunu da belirtmek gerekir. Çünkü, hoca’nın varlığı, toplumsal ideal ve hedefler doğrultusanda bir eğitimin gerçekleşmesi bakımından son derece önemlidir.

Eğitimi, insanına sunamayan ve eğitimi, yaşama felsefi ve hedeflenen insan tipi ile bağdaştıramayan toplumlar, sadece başka “bilgi ve yaşama felsefeleri”nin pazarlamacılığını yapmak durumunda kalırlar.

Koronavirüs, hayatın birçok bölümünde olduğu gibi, eğitimin de gerçekleşmesinde engelleyici bir rol oynadı. Okullar kapandı ve örgün eğitime ara verildi.  Eğitim bilgileri; digital yollarla verilmeye çalışıldı. Öğretmen ve Öğrenciler, evlerine kapandı ve eğitimin bu şekilde yürütülmesi, sosyal hayat ve toplumsal algılar bakımından ele alınması gereken bir çalışmaya ihtiyaç duyurmaktadır.

Eğitimin normal ve olağanüstü dönemlerdeki analizi:

Türkiye’de eğitim, önemli ölçüde bilgi kaynaklı bir çerçevede yürümekte ve daha çok “öğretim boyutu” öne çıkmaktadır. Bu haliyle, kişilik geliştirme konusu, belirlenmiş bilgi ve kültürün verilmesi yerine, çok farklı bilgi, kültür ve yaşama anlayışına yer veren “parçalı bir kültür” aktarımı sağlanmaktadır. Bunun sonucunda, toplumdaki insanların kişilik değerleri, ve yaşama idealleri  aile  veya sosyal çevrenin “baskın kültürü”ne göre şekillenmektedir. Bu durum da, toplumda birden fazla yaşama anlayışı ve kültürü ortaya çıkıp, insanların kafalarının karışmasına yol açıyor.

Şimdi, eğitimde çözümünü bulamamış bütün bu kargaşalara ek olarak, Korono virüs’ün getirdiği sıkıntı ve engellerle yüz yüze gelmiş bulunuyoruz.

Öğretmenler, evde ders verip, bilgilerini öğrencilerine aktarmaya çalışıyorlar. Böyle bir ortamda, bazı kayıplar ve kazançlar ile karşı karşıya gelinmektedir. Bunlara kısaca temas etmek gerekirs;

Öğretmenler, öğrenciler ile yakın teması kaybediyor ve öğrencilere örnek olabilme fırsatlarından uzaklaşıyorlar. Uzaktan eğitim’de öğretmenin heyecanı ve sevgisi, önemli ölçüde farkedilemiyor. Bilgilerin uygulaması, daha az ve sınırlı bir şekilde yapılabiliyor. Öğretmenler, eğitimdeki motivasyonlarını belli ölçüde kaybedip, isteksiz hale gelebiliyorlar.

Eğitimin dijital yapılması, eğitimin ruhunun tam olarak verilememesine yol açıyor, öğrenci ile daha mekanik bir ilişki kuruluyor. Eğitimciler, okuldaki disiplinli ve dinamik etkileşimi, on line eğitimde bulamadıklarını söylüyorlar. Veliler, evde ders dinleme ortamının her zaman mümkün olamadığını belirtiyorlar.

Öğrenciler, okuldaki sosyal ortamdan uzaklaşıyor, daha dar alan olan evlerinde daha sınırlı sosyalleşme etkileriyle başbaşa kalıyorlar. Bu durumda ister istemez, velilerin çocuklarıyla daha nitelikli ve daha yoğun ilişki kurmalarını gerekli hale getiriyor. Elbette, bu konu velilerin üzerine kalıyor.  Öğrenciler de, kimi ailesinin zoruyla, kimi de isteyerek ders dinlemek için Televizyon veya Bilgisayar ekranlarının önünde derslerini takip etmeye çalışıyorlar. Tabii, bazı köy ve kır bölgelerde internet, televizyon imkanları olmayan öğrenciler, bu konuda dezavantajlı bir duruma düşüyorlar.

Eğitimin eve taşınması, bazı gerçeklerin anlaşılması bakımından faydalar sağlamıştır:

Öğretmenler öğrencilerinin, öğrenciler de öğretmenlerinin kıymetini anlamaya başlamışlar, okul hayatının sağladığı sosyal ortam’ı özlemeye başlamışlardır. 

Öğretmen ve öğrenciler, dijital sistemin kolaylığı ve ne kadar geniş alanlara hitap edebileceğini farkederek, yeni bir bilgi alanının farkına varmışlardır. Buna karşılık, öğrenciler daha fazla bilgisayar, telefon gibi araçlarla zaman geçirmeye başlamışlardır.

Lise ve Üniversiteli gençler, hayatlarını sürekli dışarıda geçirmekle, aile hayatını ve aile içi ilişkilerin ne kadar önemli olduğunu, “karantina günleri”nde anlamaya başlamışlardır.

Anne ve Babalar, çocuklarıyla gereğinden fazla bir arada olmanın, ilişkilerde sıkıntıya yol açtığını görmüşler ve öğretmenlerin pek de kolay olmayan bir hizmeti yürüttüklerini farketmişlerdir. Ailelerin, çocuklarıyla daha fazla bir arada olmanın getirdiği, yeni bilgi ve gözlemlere ulaşıyorlar. Çocuklar da, anne ve özellikle babalarıyla daha fazla bir arada bulunarak, onların kendilerine bakışlarını daha iyi gözlemleme imkanı bulabiliyorlar.

Eğitim faaliyetine, nasıl derinlik katabiliriz

Koronavirüs hastalığı ile, çocukların, “neden evimize kapandık, neden dışarı çıkıp rahatlıkla arkadaşlarımızla oynuyamıyoruz” gibi sorular sorduğu bir gerçek. Bu durum, eğitimin sosyal hadiseler içerisinde ve onlara cevaplar hazırlayan bir “bilgilenme ve tavır alma etkinliği” olması gerektiğini gösteriyor.  Böyle bir gerçek; bizi, eğitimin hayat ile bağlantılı ve pratik meselelerle bir arada yürütülmesi gereken bir “sosyal  biçimlenme” olduğunu gösteriyor. Bir diğer ifade ile “sosyal bir labaratuvar” şeklinde çalışması gerektiğini gösteriyor. İşte böyle bir anda, Sosyologlar’a önemli bulgular ve çözümü gereken konular çıkıyor.

Bir diğer konu da, eğitimin sadece bilgi  verilen ve meslek kazandırılan bir dönem ve alan olduğu konusunun, tartışmaya açılmasıdır. Modern batı eğitim anlayışı, insanı; sadece çalışan ve belirli mesleklerde kendisini ortaya koyan bir “teknokrat” olarak hazırlamaya çalışıyor. “Endüstri toplumu” kavramı da, böyle bir idealin kabulünden başka bir anlam taşımıyor.  Böyle bir felsefe, insanın hayatta diğer insanlarla, kültürlerle ve din, hukuk, ahlak, sanat gibi etkinliklerle nasıl ilişki kurması gerektiğine yönelik bilgiyi veremiyor..

Bunu bir örnek ile açıklayalım: Hastalanarak ölüm riskine karşı, hasta insanları tedavi etmeye çalışan ve bu çaba içinde evinden, çocuklarından ayrı bir yerde yaşayarak, ayrılık ve diğer zorluklara katlanan kişi, bu tavrı, “hangi fayda ve kazanç” için yapmaktadır? Ahlaki ve manevi değer ve sorumluluk için.. Başka bir açıklaması yoktur.  Kişinin inanç ve değerleri ve bu değerlerin ortaya çıkardığı sorumluluk duygusu, bu bir fedakarlık tavrını ortaya çıkarıyor.

Şimdi sormak istiyorum: Eğitim, böyle bir duygu ve sorumluluğu nasıl verebilir? Hangi bilgi artışıyla veya teknolojik destek ile böyle duyarlı ve özverili bir anlayışı sağlayabilir?  Evet, eğitimimiz maalesef hale, “değer yüklü” olmayan bir bilgiyle varlığını sürdürmeye çalışıyor. Sonuç olarak: ders çalışmak istemeyen, okumaya zorlanan, görevlerini gereği gibi yapmayan bir gençlik ile karşı karşıya kalmış durumdayız.  Acaba, böyle bir tehlike ile, Korona virüs’ü tehlikesi arasında çok büyük bir fark var mı? Sanmıyorum…

Muallim Cevdet, “Mektep ve Medrese” isimli kitabında, Osmanlı döneminde Medrese öğrencilerinin sadece bilgi sahibi olmadığını, aynı zamanda kendi şahsi işlerini kendilerinin yaptığını, bunun yanında topluma yönelik sağlık, tarım ve diğer sosyal görevleri de yürüterek, hayatın içinde  ve onun ihtiyaçları ile  bağlantılı eğitimlerine devam ettiklerini söylüyor. Bu durum, bana çoktan beri eğitimde öğrencinin hayat tecrübesi kazanması ve böylece hayatı tanımasıyla ilgili bir uygulamayı düşündürmektedir: Öğrenciler’i, okul eğitimi dışında; çeşitli iş kollarında 2-3 saat hem iş disiplini ve hem de mesleki bir bilgiye yönlendirmek.. Bu düşünce, evde kapalı kalan öğrencileri de, evin işlerine yönelik bazı görev ve sorumlulukları onlara yüklemek şekline dönüştürülebilir:

Tabakları getirip götürmek, evi elektrik süpürgeyle süpürmek, bulaşık makinasına mutfak aletleri koymak-çıkarmak, yattıkları yatak ve odayı düzenlemek gibi. Eğitimin, çocuk ve gençleri hayata hazırlamak olduğunu kabul edersek, bütün bu etkinlikleri, hayat çerçevesinde düşünebiliriz.

Bunun yanında, öğretimin evde verilmesiyle birlikte, eğitimleri yetersiz veya eksik kalan anne ve babaların da, bu öğretimden faydalanmaları gibi  güzel bir gelişme ortaya çıkmaktadır. Bundan da faydalanılması gerekmektedir. Ailenin, en sıcak ve en samimi sosyal ortam olduğu bir gerçektir. Dolayısıyla, okul eğitiminin eksik bıraktığı karakter ve kültürlenme eğitimi, ailelerin tarih boyunca çocuklarına sağladığı bir etkinliktir. Ailelerimizin, bu görevlerini bundan sonra da sürdürerek, eğitim sistemlerinde karakter ve ahlak eğitimi verilinceye kadar, çocuklarının ruh dünyalarını güçlendirmeleri son derece önemlidir. Mesela, böyle bir konuda saha çalışmasının yapılmasının önemli olduğunu düşünüyorum.

Sağlık ve Eğitim ilişkisinin  kaynaştırılması

Sağlık, insanın bedenen güçlü ve aktif bir hale gelmesidir. Eğitim, ancak sağlıklı insanların gerçekleştirebileceği  zihni ve ahlaki bir etkinliktir. Sıkıntı ve dertler içinde olan bir kişinin, eğitim ve araştırmaya ilgisi olamayacaktır.  Günümüzdeki eğitim ve sağlık arasında ilişki, organik rahatsızlıklardan çok psikolojik, ahlaki ve manevi boyutların eğitimde dikkate alınmaması, önemli bir eksikliktir.  Eğitime ait bilginin seçimi ve uygulamasında, insanın ruh ve manevi yapısının gözardı edilmemesi gerekmektedir.   

Meşhur bilge Aliye İzzet Begoviç’in, “Bugün çocuk yuvasından üniversiteye kadar eğitimin bütün merhalelerinden geçmiş bir kişinin tahsili sırasında, “insan doğru dürüst olmalıdır” diye bir defa olsun bile duymuş olmadığını tasavvur edebiliriz.” (Begoviç, 2011:91) sözü, insanın ruh dünyasının dikkate alınmayan pozitivist eğitim anlayışını gösteriyor. Prof. Alex Carrel’in “İnsanoğlu kendini tanımadan önce, madde dünyasının egemenliğini elde etti” ifadesi de, eğitimde insanın tek boyutlu olarak görülmesinin getirdiğini eksikliğe dikkat çekmektedir. 1968,35

İnsanın hem ruh, hem akıl  ve hem de bedenden ibaret olduğunu, söyleyen İslam  ahlakçıları ruhun da eğitilmesi gerektiğini söyleyerek, bilgi edinmenin yanında “ruh terbiyesi”ile ilgili çeşitli safhaların olduğunu ve herkesin, kendi mizaç ve çevre şartları içinde bu safhalardan birinde yer aldığını ve bu yüzden, kişinin gerektiğinde “özel ilgili ve terbiye”ye ihtiyacı oluğunu söylemişlerdir.  Bu konuda Tusi’nin bilgi sınıflaması son derece önemlidir:

1. Hikmet (Bilgelik): Akıl kabiliyetinin denge halinde oluşuyla ortaya çıkar

2. Şecaat (Yiğitlik): Gadab (öfke) kabiliyetinin denge halinde olmasıyla ortaya çıkar.

3. İffet (Utangaçlık): Şehvet kabiliyetinin denge halinde oluşuyla ortaya çıkar.

4. Adalet: Hikmet, şecaat ve iffet kabileyetlerinin hem kendi içlerinde, hem de bir bütün olarak denge halinde oluşuyla ortaya çıkar. (Tusi,2013:91)

Dijital dünya ve eğitimin uyumlaştırılması

Sağlık insanın en değerli niteliklerinden biridir. İnsan, sağlığı ile birçok iş ve faaliyetlerin içinde olabiliyor. Eğitimin dijitalleşmesi, faydalı bir çalışma olarak görülmekteyse de, dijital işlemlerin hayatın birçok yönüne eğilmiş olması, insanın varlığını ve insani değer ve kültürlerini de tehdit altına alacak bir riske de yol açmaktadır.

Dijital sistem, daha çok görsel özellikler taşıma imkanına sahiptir. Bu durum, bir yerde bilgiyi anlamak bakımından önemli görülebilirse de, bilgiyi anlama ve analiz etme bakımından insanda daha az düşünme niteliği oluşturmaktadır. Bu yüzden, öğrenmede somut öğelerin “yardımcı niteliği” ne olumlu bakılabilirken, gereğinden fazla kullanılması sebebiyle asıl bilgi ve hassasiyetin yerine geçmesi yönünden de sakınılabilecek olduğu söylenmektedir.

İkinci bir husus da, dijital  ve somut bilgilerin, en az anlayana göre dizayn edilebilme özelliğidir. Bu durum, nitelik ve derin tahliller yapabilme imkanını kısıtlayıp, problem çözücü kafaları tatmin edememesi gibi bir sonuç da doğurmaktadır.

Bilgi ve haberlerin dijitalleşmesi, onların çok çabuk ve geniş kitlelere yayılmasına imkan vermesi bakımından, devletlerin ve ideolojik grupların en fazla eğildikleri bir alan olmaktadır.

Ayrıca, bu bilgi ve kayıtların kolayla başka kişi ve yerlere iletilmelerini de sağlaması bakımından, daha az güvenlikli görülmektedir.

Eğitimi sadece yetişmekte olan çocuk ve gençler açısından değil de, bütün toplumun ihtiyacı olan bir süreç olarak düşündüğümüzde, dijital eğitimin nitelik ve etki boyutlarının çok iyi planlama ve denetimle sürdürülmesinin gereği ortaya çıkmaktadır.

Dijital dünya, insanlığa yön verirken; din ve ahlak faktörü

Son yıllarda, insanları uzaktan cihazlarla tespit etme ve hatta insan beynini etkileyerek, onları arzu edilen konu ve gruplara yönelik tercihlerde bulunmaya zorlayan “çipler” hazırlandığı ve bu çipler ile insanların uzaktan kumanda edildiğini de hatırlatmak gerekiyor. Son Davos zirvesinde, bu konunun belli bir başlık olarak ele alındığını biliyoruz.  Zaten, belirli bir zamanda beri; TV, Bilgisayar ve cep telefonlarına, bazı teknolojik merkezlerden ulaşıldığı ve kişilere ait ses, görüntü ve hareket yönleriyle ilgili bilgilere ulaşıldığı bilinmektedir. Bütün bu gibi çalışmalar, artık insanların eğitilme değil, “uzaktan kumanda edilebildiği” durumlara gelindiğini göstermektedir. Bu yüzden, dijitalleşmenin hem kısıtlı ve hem de kontrollü bir iletişim ve eğitim aracı olarak kullanılması gereği, fazlasıyla önem taşımaktadır.

Dijital teknoloji’nin insanın bazı uzuvlarını mekanik olarak yapabildiği de, bilinen bir konudur. Dolasıyla, her teknoloji’nin olumlu olduğu kadar hatta ondan daha fazla kötü ve ard niyetli kişi, grup ve devletler tarafından kullanılabileceği bilinmektedir. Bu yüzden de, dijital sistemin kontrol edilebilmesi için din,ahlak ve kültür değerlerinin insanlığın vazgeçilmez bir “referans kaynağı” olmasına ihtiyaç var. Aksi halde, ne hak ve ne de adalet, kaidelerinin toplumsal hayatta devamı mümkün olamayacak, güçlü olan, haklı da olsa, zayıf olanı ezecek veya yok edecektir.

İnsanlığın ortak değerleri denilen, demokrasi, hukuk gibi  kuralların da insanların niyet ve arzularına bağlı olarak gerçekleştiği bir dünyada, tarih boyunca tüm toplumlarda insanları kendine itaat ettiren ve onları doğru ve iyiyi yönlendiren din ve ahlak kurallarının yeniden sistemlerin kurulmasında etkin olmasına ihtiyaç duyulmaktadır.  Özellikle korona hastalığı ile kitleler halinde ölümlerin ortaya çıkması ve süper güçlerin bile bu konuda çaresiz kalmasına karşılık, insanların “kendilerinden üstün bir yaratıcı”ya dua etmeleri, bu kaçınılmaz gerçeği ortaya koymaktadır.

Ama bilinmeli ki, inancımıza göre; insan yaratıcıdan korktuğu için değil; kendisine hayat ve nimetler bahşettiği için saygı duyar ve inanır. Zorla veya sıkıntılı zamanlarda bir kurtarıcı olarak görülen inanç, hiçbir zaman gerçek inanç olamaz. Çünkü inanç, bir kültür ve yaşama anlayışı olarak insan hayatında yer almış ve bu haliyle sürdürülebilir olabilmiştir.

Korona’nın insan hayatını yeniden şekillendireceğini söyleyenler, bir ölçüde katılmak mümkün. O da, Korona’nın bize yeniden düşünme fırsatı vermesi; hareketlerimizi, hayata bakışımızı ve bize kurtarıcı gibi sunulan sistem ve ideolojilerin hangi ölçüde hayatımıza değer kattığı konusu olmalıdır. Artık, insanlık, bir “düşünme dönemi”ne girmiştir. Bu düşünme, eğer yeni anlayış ve yaşama tarzlarını gündeme getirebilirse, o zaman “korona sonrası” dönemi, yeniden düşünme ve gerçeği nasıl elde edebileceğimizi bilme noktasına gelebiliriz.

Kaynaklar:

. Carrel, Alex (1968)  İnsan Bu Meçhul, Anten Yayınları ,İstanbul

. İzzetbegoviç, Aliya (2011) Doğu ve Batı Arasında İslam, Çev.Salih Şaban, Yarın Yayıncılık, İstanbul 2011

. Kaymakcan, Recep-Meydan, Hasan (201) Ahlak, Değerler ve Değerler Eğitimi, Değerler Eğitimi Merkezi, DEM Yayınları, Ensar Neşriyat,İstanbul

. Zapsu, Cüneyt, Mülakat,   21 Ocak 2018, Bloomber TV

Biyografi

Bilge Kral Aliya

1925 yılında Bosanska Kruba şehrinde doğan Aliya İzzetbegoviç Saraybosna’da büyüdü. 1943 yılında Alman Erkek Lisesi’ni bitiren Aliya, 2. Dünya Savaşı boyunca faşist ideolojiye, daha sonra ise komünist ideoloji ve uygulamalarına karşı çıkarak Mladi Müslümani (Genç Müslümanlar) isimli, kolej ve üniversite öğrencilerinden oluşan ve Bosnalı Müslümanları 2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan biyolojik soykırımdan; savaş sonrasında ise manevi soykırımdan kurtarmak amacını güden bir organizasyonun kurucusu oldu.

Okumaya devam →
Gezi

Brezilya’daki Son TURCO

Brezilya’da genel olarak Arap asıllılar ve Müslümanlar “Turco” yani “Türk” olarak isimlendirilmekte ve bu durum bir buçuk asırdır sürmektedir.

Bugün kesin olmamakla birlikte, Müslümanların sayısının 2,5-3 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Okumaya devam →
Genel, Kitap

Elimizden Kaçıp Giden Dünya

Eser Adı: Elimizden Kaçıp Giden Dünya

Yazar: Anthony Giddens

Çeviri: Osman Akınhay

Yayınevi: Alfa Yayınları

Basım yılı: 1999

Günümüzün en etkili düşünce adamlarından ve en önemli modern bilimcilerinden biri olan Anthony Giddens, modern toplumlar üzerine bütünsel görüşleriyle tanınmaktadır. Giddens’ın bugüne kadar yayımlanan 34 kitabı 29 farklı dile tercüme edilerek okuyucusuyla buluşturulmuştur. 1999 yılında BBC Radyo kanalında sunduğu “Elimizden Kaçıp Giden Dünya” başlıklı BBC Reith Konferansları, daha sonra kitaplaştırılmıştır. Giddens bu konferanslarda, alanla ilgili herhangi bir uzmanlığı olmayan vasıfsız denilebilecek bir kesime yönelik küreselleşme kavramını ve küreselleşmenin sonuçlarını değerlendirmiştir. Bunu yaparken de hitap ettiği kesime uygun olarak oldukça sade bir dil kullanmayı tercih etmiştir. Londra’da başlayan bu konferanslarının ünü kısa sürede İngiltere sınırlarını aşmış ve Giddens Washington, Yeni Delhi ve Hong Kong gibi merkezlerde de yerel dinleyici ile buluşmuştur. “Elimizden Kaçıp Giden Dünya” konferansları, yazara ulusal ve uluslararası çapta çeşitli ödüller de getirmiştir.

Okumaya devam →
Biyografi

Haydar Cemal: Rusya’da Müslüman Bir Fikir Adamı

Sovyetler Birliği’nin kurulmasından sonra Kafkasya, Orta Asya ve Rusya’nın farklı bölgelerindeki milyonlarca Müslüman, 70 yıl boyunca komünist rejimin din düşmanlığı ve zulmü altında yaşadı. Bu süreçte izlenen siyaset ve uygulanan baskıların temel hedeflerinden biri toplumu dinden tamamen koparmak olsa da 1990’ların başında SSCB’nin yıkılmasından sonra bu politikada hedeflenen başarının sağlanamadığı ortaya çıktı. Bunda insanların hem bir yolunu bulup dinlerini yaşamaları hem gizlice yapılan tebliğ çalışmaları hem de zaman zaman açıktan yapılan başkaldırılar ve kişisel ihya harekeleri ile verilen mücadeleler etkili oldu.

Okumaya devam →
Kitap

Suriye’de İktidar Mücadelesi

  • Kitap adı: Suriye’de İktidar Mücadelesi
  • Esad ve Baas Partisi Yönetiminde Siyaset ve Toplum
  • Özgün Adı: “The Struggle for Power in Syria”
  • Yazar: Nikolaos van Dam
  • Çeviri: Aslı Falay Çalkıvik, Semih İdiz
  • Yayıncı kuruluş: İletişim Yayınları
  • Birinci baskı: 2000
  • Sayfa Sayısı: 292
  • ISBN: 9789754707762

Bu çalışma, esasında günümüz Suriye’sinin yaşamakta olduğu kaos ortamının belli bir oranda şifrelerini barındırma özelliğine sahip olması açısından da önemlidir. Suriye krizini doğru anlama yolunda okunması gereken temel eserlerden biri olarak gösterilebilir.

Okumaya devam →
Gezi

Etiyopya’da Zamanda Yolculuk

Ülkeye genel bir bakış

Etiyopya, nam-ı diğer Habeşistan. Bölge olarak Somali, Cibuti, Eritre, Yemen’in bir kısmı ve Sudan, Habeşistan yani köleler diyarı olarak anılan bölgeler. Habeşistan kelimesini her telaffuz ettiğimde sanki Bilal-i Habeşi’yi çağırıyorum. Habeşistan, Allah Resulü’nün güzel sesli müezzininin anavatanı… Ve Mekke müşriklerinin zulmünden bunalmış Müslümanlara kucağını açan, ilk hicretin ülkesi. Yıl 615; nübüvvetin 5’inci yılı. 12’si erkek, 4’ü kadın 16 kişinin İslamiyet’i götürdüğü topraklar. Adil kral, Habeş Necaşisi Ashame’nin ülkesi. İlk hicret kafilesi ile birlikte Müslümanlığı tanımış olan ülkede o gün bugündür Müslümanlar “Biz kılıçla Müslüman olmadık.” diyerek övünüyorlar. Etiyopya ilginç bir şekilde Afrika ülkeleri içinde Hristiyanlığı da Müslümanlığı da ilk kabul eden ülke. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Habeş eyaleti olarak Osmanlı’ya bağlı bir şekilde sürdürüyor varlığını. Şimdi ise Etiyopya Federal Cumhuriyeti. Yirmi yıl öncesine kadar Hristiyan olan devlet, şu an laik ve kanun önünde Hristiyanlar da Müslümanlar da eşit deniyor. Hükümette Müslüman bakanlar da bulunuyor. Homojen bir bölgeden söz edilemiyor. Müslüman halk ve Hristiyan halk karışık yaşıyorlar. Tam anlamıyla mümkün olmasa da bu durum bir nevi kitlesel din çatışmasının önünü kesmiş oluyor. Fakat zamanında cami yapımları sırasında çok kan aktığını da öğreniyoruz. Bir zamanlar kanunlara göre toprakların üçte biri kiliseninmiş. Bu üçte birlik kısmın da bir sınırı olmadığı için ne zaman ki bir yere cami yapılmak istense o toprak parçasının kiliseye ait olduğu söylenir, kan akar, olayın üzerinden biraz zaman geçer ve cami yapılırmış. Etiyopya binlerce yıllık köklü bir devlet geleneğine ve medeniyete sahip olmasıyla da tipik Afrika ülkelerinden ayrışıyor. 84 kabile, 84 ayrı dil var. İktidarı Amhara kabilesi elinde tutuyor. Devletin resmî dili Amharice. Kuzeyde yaşayan ve en fazla nüfusa sahip kabile olan Oromiler ise bizim sayımız daha fazla, arazimiz daha geniş, resmî dil bizim dilimiz olmalı, diyorlarmış. Yakın zamana kadar Oromiler resmî yönetim tarafından insan bile sayılmıyor; halka şiddeti önleyici çağrı yapılırken “Kimseyi öldürmeyin, Oromi bile olsa.” deniliyormuş. Oromiye halkı renklerle fazlaca barışık. Kılık kıyafetlerinin rengârenk olması bir yana, camileri de rengârenk. Mavi, yeşil, kırmızı, pembe…

Okumaya devam →
Biyografi

Müslüman Kardeşlerin Annesi: Zeynep el-Gazali

“Allah’ın izniyle, Kur’an’ın ve sünnetin hedeflerini kavrayan ve yolun uzunluğunu idrak edenler, İslam toplumu dirilinceye ve insanlık Kur’an’la sünnetin sancağı altında gölgeleninceye kadar haktan, hayırdan ve O’na davet etmekten sapmayacaktır. Hak yolda ve sebatla yarışıyoruz. Karşılaştığımız bütün şeylerin karşılığını Allah’tan bekliyoruz.”

Zindan Hatıraları kitabının önsözünden alıntıladığımız bu satırlar sanırım Zeynep el-Gazali’nin hayat rotası hakkında kanaat oluşturmamıza yetecektir. Türkiye onu, Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdünnasır’ın yönetimi ele geçirmesinin ardından Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nı tasfiye hareketine giriştiğinde, devlet teröründen nasibini alanların başında geldiği dönemde tanıdı.

Okumaya devam →